23 Mayıs 2008 Cuma

Parmağından Bir Isırık Alsam


Yaklaşık üç yıldır bir arada çalıştığım bir arkadaşımın içindeki gerçek olanı yeni gördüm. Elbette çok üzüldüm, kendime kızdım. Ben ki normalde yan yana yüzyüze olduğum bir insan ile ilgili her şeyi birkaç konuşmada çözebilmekle övünürdüm.

Sinsice girdi hayatıma, sevimli bir yüzü vardı, zararsız. Ve hatta ben Edith Piaf’tan “padam” ı çalarken yanıma koşarak gelip “ aaa bu karam yağlarının reklam müziğiydi, nereden buldun?” diye de sormadı. Kendi halinde kağıtlarının arasında debelenip duruyordu. Sonra tanıştık, içli dışlı olduk ve öğlen yemeklerinde aşağıda çok uzun vakit geçirmesini işin açıkçası hiç yadırgamamıştım.

O hazin gün, yani O’nun gerçek yüzünü keşfetmem, bir Pazar günü idi.- Hiç unutmam- Pazar günü birlikte geçirelim diye davet etmiştim. Öğlene doğru geldi ve kıytırıktan bir merhabalaşma ile geçiştirip mutfağın yerini sordu. Susadığını düşünerek istiyorsa içecek bir şey verebileceğimi ağzımda geveleyip onu oturma odasına almaya çalışırken o çoktan mutfağın yerini keşfetmişti. Mutfağa o önümde ben arkasında birlikte daldık. Tencerelere bakıyordu. Gene garipsemedim çok acıkmış olabileceğini düşündüm. Tencerenin kapağını kaldırdı ve burun kıvırarak kapattı. “beğenmedi” diye içim burkuldu ama belli etmedim. Zoraki bir gülümseme yüzüme kondurup:

-beğenmedin herhalde. Diye sordum
-ya ama erzsebet , bunların içinde “et” yok
-ama Jade daha sağlıklı değil mi? İşyerinde sürekli et yiyorsun, evinde de sana bir değişiklik yapmak istedim. Diye mırıldandım
-ben et yemezsem duramam, her ögün yesem bir daha isterim. Dedi.
-peki canım, bir kıtlık kopsa sebze ve meyve harici yiyecek bir şey olmazsa ne yaparsın?
-çevremdekileri yerim. Dedi ve ben bu sözler üstüne soğuk terler dökmeye başladım.

Gönülsüz bir şekilde yemeği yedi tabi ben sürekli onu izliyorum. Kahveleri televizyon karşısında izlemeyi teklif ettim çünkü o sırada Nat. Geo. Wild’ da her haftasonu kaçırmadığım bir belgesel vardı. O da kabul etti.
Belgeselde aslanların avlanmaları konu ediliyordu. Bir impala sürüsünü takip eden bir aslan aralarından geride kalmış olan impalayı kovalayıp parçalamasını dakika dakika seyrettik. İmpalanın boğazını dişleri ile parçalayan aslan artık kendisi ile cebelleşemeyen kurbanını parçalayıp yemeye başlamıştı. Uzaklarda ise leş yiyen diğer hayvanlar aslanın işini bitirmesini bekliyorlardı. Ben dalmış bir vaziyette seyrederken ağız şapırtısı sesi ile irkildim. Jade bu görüntüleri seyrederken ağzını şapırdatıyordu. Benim kendine garip gözlerle baktığımı hissedince bana döndü:

-ne güzel yiyor değil mi? Diye sordu.

Hiçbir şey diyemedim. Akşam oldu ve uğurladım.

O günden itibaren O’ nu etten tiksindirmeye karar verdim. Hayvanların bir kısmının hayatını idame ettirebilmesi için “et” yemeleri gerektiğini bunun onların doğasında olduğunu anlattım. Ama insanların hem “et” hem de bitki yiyebilen canlılar olduğunu ve bunun bir tercih olduğunu anlattım. Sadece doymak için avlanan hayvanların bitki yiyebilseler idi avlanmayacaklarını söyledim.”benim de doğamda var” dedi. Strateji değiştirdim. Hayvanların ne kadar şirin canlılar olduğunu, karnını bitki ile doyurabilecekken bir hayvanın hayatına son verilmesinin ne kadar iğrenç olduğunu belirttim. “ben bitki ile doymam, ayrıca yiyebileceğim canlı hiç de bana sevimli gelmiyor” dedi. Ve küçük bir kuzu iken alıp altı ay baktığı hayvanın kesilmesini ve onun da oturup afiyetle yemesinden bahsetti.

Stratejimi gene değiştirdim. Bu defa ona dünyadaki en kanlı cinayetleri işlemiş ve kurbanlarını yediği bilinen “yamyam seri katilleri” okuttum. Fotografları gösterdim. O konu ile oldukça ilgilendi. Ben “tamam bu defa oldu aklımla bin yaşayayım” diye kendi kendimi tebrik ederken yanıma geldi :

-Sağolasın Erzsebet cidden ilginç konulardı. Özellikle Albert Fish’ in öldürüp yediği kurbanının ailesine gönderdiği mektup çok ilgimi çekti. Dedi.
-ilgini çektiğine sevindim , Jade
-Ama o mektubu okuduğumdan beri insan etinin tadını merak ediyorum. Sen de benim yakın arkadaşımsın. Lütfen esirgeme benden, serçe parmağının bir tadına bakabilirmiyim?

Ben kendi odama doğru kaçarken o arkamdan geliyordu:

-ya bir ısırık yaa, fazla değil!

Not: yazıdaki karakterler yüzde yüz gerçektir. Olaylar abartılmış olsalar da onlar da gerçektir.
resim için: http://www.edge.org/documents/archive/images/lion%20carrying%20impala.jpg

Hiç yorum yok: