Bana Acımasız Dürüstlük Ver
Uzun zaman önce okuduğum bir kitap vardı. Satyricon idi adı. Yaşlı bir şair, genç bile denilmeyecek yaştaki küçük kız çocuklarından hoşlanan bir sinik ile ilgili bir bölümü vardı. Sırtüstü uzanan yaşlı bunak kızı kucağına oturtuyor fakat gücü kuvveti yerinde olmadığı içinde yatağın altında iki öğrencisi yatağı hareket ettirmek sureti ile yaşlı moruğu hareket ettiriyordu.
“sen bunak!
kırışmış elin- yüzün, vücudundaki deri sarkması artık o dereceye gelmiş ki gömlek gibi üstünden sarkıyor. Ölümün yakın bunu derinin renginden anlamak mümkün. Mum rengi gibi matsın. Canlı olduğuna dair hiçbir işaret yok. Gözlerin ölü balık gözleri.. ve sen hala “azgın teke”, körpe kuzulara dikmişsin gözünü. Okurların, dinleyicilerin mi var yatağının altında! Yoksa gelecekte kendi yapacaklarına haklı neden olarak yaptığına kabul edilir kılıflar geçirmeye çalışan senin çizgindeki insanlar mı yatağının altında!”
insan cenin iken onu hayata bağlayan göbek kordonu ile dışarı çıkmaya hazır olana kadar gereksinimi olan her şeyi annesinden sömüren bir asalaktır. Ve çoğu insan bu asalaklığı kalan ömrü boyunca sürdürür durur. O hayatı başkalarından ödünç alarak yaşar. Parça parça herkesten birer parça, kolay ölmez bu asalaklar. Yaşlandıkça bir telaşa kapılır bu bunaklar. Gençleri kıskanırlar, onların içlerindeki hayatı kıskanırlar kendi ölü bedenlerine bakıp. Onların zamanını kıskanırlar çünkü kendilerinin geriye kalan zamanı sayılıdır. İşte bu arada gençlere, çocuklara yönelirler, onlardan hayatı emmek için. Kendi değersiz hayatlarını biraz uzatabilmek için. Yaşamın çıktığı yere kendi kordonlarını sokarak zaman emmeye çalışırlar. Pis bedenlerini soktukları her hayat o andan itibaren kısalmıştır zaten. Kendinin dibe yaklaşmaya başlamış çan eğrilerini gördükçe başkalarının hayatları ile oynarlar. Çocukluk sürecini kısaltıp “kadın” ettikleri her hayatın solduğunu ve artık dibe doğru eğilime geçtiğini iyi bilir bu moruklar.
“Bir gün senin tabirinle musalla taşına davet edildiğinde törenine birçok kişinin geleceğine eminim. Öldüğünden emin olmak için kendi gözleri ile görmeye gelecekler. Çoğu da alışılagelmiş bir cenaze töreni izlenimi verebilmek için gözüne tükürüklerini sürecekler. Ağla-mış gibi yapmak için, üzül-müş gibi yapmak için. Ben dürüstüm, sen öldüğünde MEZARINA TÜKÜRMEK İÇİN BULUNMAK İSTERİM CENAZE TÖRENİNDE. ”
....
Onun hayatı elinden alınan erkeklerin sayısını parmakları ile hesaplayarak geçmişti. Parmak hesabı yapmaktan parmakları artık birbirine dolaşmıştı. Gördüğü her hemcinsi kendine ait olduğunu sandığı erkeği elinden almak isteyen potansiyel düşmandı.
Aslında onu da yaşama bağlayan tek şey yitirmekti. Yitirmek arzusu.. yitirdikçe yeniden doğdu ve daha bir hınçla bağlandı hayata. Cebinde taşıdı ciğerlerini.. çürümüş ciğerlerini.
“sen kaybetmeyi seven ama asla kabul etmeyen kadın,
Senin derdin aslında kaybettiğini sandığın erkeklerin değil. Senin derdin hayata sıkı sarılma hırsını edindiğin hemcinslerin. İçin nefret dolup taştıkça daha çok hırslandın. Korkaksın ! kelimelerin asla yüze olmaz arkadan konuşursun. Bıdırbıdır bıdırdanıp durursun.”
İnsan tek doğar. Benliği ile her zaman baş başadır. Her insan farklı gözlerle bakar hayata. Renkler herkese göre farklıdır. Sesler herkese göre farklıdır. Kokuları herkes farklı hisseder. Hayatının belirli dönemlerinde birçok farklı insan gelir ve gider.
“anla gitmek zorundalar hiç kimseyi seninle kalmaya, hiç kimseyi senin gibi olmaya zorlayamazsın. Sen hayatına giren herkesten senle aynı tatları almasını istedin.”
Sürekli terk edildiğini düşündü. Oysaki bu terk edişlerin sürecin bir parçası olduğunu asla anlamadı. Hayat tercihler ve kararların bütünüdür.
“sen de milyon kere karar verdin ve tercih yaptın hayatın boyunca. Birilerini daha çok sevdin ve onlarla olmak istedin diğerlerini ötelerken hayatından.”
İnsan kendi yaptıklarını ve tercihlerini hep ön planda tuttuğu için, insan böyle bencil olduğu için kendinin yaptıklarına sürekli haklı gösteren kılıflar üretmek zorundadır. Ama aynısını bir başkası kendine yaptı mı karşısındaki haksızdır.
“ben dürüstüm sen sadece kendini düşünen kadın, ÇEK EGONU ÖNÜMDEN DİĞERLERİNİN MÜZİĞİNİ DUYAMIYORUM”
.....
Onun bir hayatı vardı. Annesi, babası, kızkardeşleri, erkek kardeşleri, “ kardeşim kadar yakınsınız” dediği arkadaşları, “uğruna ölürüm dediği”
“ burada girmek mecburiyetindeyim: ama bir şeyler yapması beklendiğinde kendini tehlikeye atmadan “benim sağlam, diri kalmam lazım ki faydalı olabileyim” ikiyüzlülüğü ile savunduğu”
bir ideolojisi vardı. Dini vardı göstermelik-sadece korktuğunda ya da birilerine yaranmak istediğinde hatırladığı bir adet tanrısı- Aşk acıları vardı, huzursuzlukları vardı, huzurlu olduğu anlar vardı. Birilerini sevdi, birileri tarafından sevildi. Onun bir hayatı vardı herkes gibi. Bu coğrafyadaki her erkek gibi. Çevresinde kınanacak o kadar çok şey vardı ki: fahişeler, homoseksueller, zengin ve ünlüler, fakir ve ünsüzler, güzel binalar, çirkin binalar.(kendinden farklı olan her şey ve herkes)
Onun kadınları vardı köle olarak gördüğü (annesi de dahil). Çünkü kadının varlık amacı hizmetti, doğurmaktı.
“o sevmedi mi ? elbette sevdi. Ama onun sevgisi farklı idi”
Annesini sevdi elbette.. minnettarlık duygusu ile karışık bir sevgi idi önceleri. Onu taşıyan ve doğuran kadına duyduğu minnettarlık. Sonra anneyi arkasından döküntülerini toplayan olarak sevdi ama babasından farklı olduğunu öğrendi. Babaya saygı duymayı öğrenirken annesini süt veren kadın, toplayan kadın, yemek pişiren kadın ve bunları yapmaya mecbur olan kadın olarak gördü. Annesinin pipisi yoktu. Pipi sahibi olmanın güç sahibi olmanın bir şartı sandı.
Kadınları sevdi ama kadın sadece sert gögüs uçları, kaygan ıslak delikti ona göre. Ve bu kadıncıkların kendine ayrılmış olduğunu düşündü. Çünkü güçlüydü pipisi vardı, kendine ayrılan kadıncıkları düşündükçe sertleşen.
“onun sertleşmesini sağlayan şeyin hükmetme isteği olduğunu düşünüyorum. Kendisi için eğilen tüm arzularına boyun eğen kadıncıklar..”
Ve karısını sevdi. Onun ikinci en büyük mülkiyeti (birinci olan pipisi). İçgüdüsel olarak üremek istediğinde çocuklarını taşımak için uygun gördüğü kadını. Ve her an kendini bırakıp gitmesinden korkan boğaz tokluğuna (günümüzde hem çalışıp hem de boyun eğmesi bekleniyor) yatağının bekçisi, gönüllü kuluçka makinesi karısı.
“ben dürüstüm: sen kayıp ruh, zavallısın. Kendinden başka kimseyi sevemezsin aslında. Senin erkekliğin dilinde, senin cesaretin sadece karına karşı. Sen aynı cesareti yağcılık yaptığıni karşısında ellerini oğuşturduğun kişilere karşı göster.. gösteremezsin çünkü o kesilmesinden büyük korkuya kapıldığın pipini ram oldukların çoktan burdu, iğdiş edildin sen küçük adam. Dışarıda hiçbir anlamın yok.”
Ben dürüstüm;
-kendi gibi olmayana tahammülsüz insancıklar! Farklılıklar her zaman olacak. Farklılığı kabullenememeniz hazırlayacak sizlerin sonunu
.....
O sürekli kendini anlatırdı. İlkel insan cisimlere, duygulara ve herşeye isim vermişti o kendini anlatsın diye. Diller onun kendini ifade edebilmesi için vardı. Dağarcığındaki binlerce macera ( çoğu abartı, çoğu duyduğu ve bir çoğu da yalan ) paylaşılmak için sabırsızlanırdı.fırtınalı yaşamından incileri sunardı insanlara.
“ama unutma karşındaki de kendini anlatmak istiyor”
Bazen anlattığı bir çocukluk anısını karşısındakinin ağzı açık dinlemesi bazen de “ah ben olsaydım ..” ile başlayan ahkamlarını başını sallayarak dinleyen izleyici ve dinleyici kitlesi vardı.
“ ama unutma ağzı açıkken evde açık unuttuğu bir lambayı da düşünüyor, başını sallarken ise dün yediği yemeğin midesine dokunmasını düşünüyor, o ağzından çıkan her sözcüğü yutarcasına dinleyen kitlen akşama olacak maç hakkında tahminde bulunuyor olabilir”
Vecde gelmiş gibi alnında ter damlaları, gözleri fırlamış bir şekilde anlatır dururdu. Dinleyicilerini gözleriyle takip eder anlaşılır kılmak için ana fikrin altını çizerdi görünmez kalemi ile. Mimikleri o kadar belirgindi ki karşısındakine ne zaman kafasını sallayacağını, ne zaman güleceğini, ne zaman kıkırdayacağını, ne zaman hüzünlenmiş numarası ile uzaklara dalacağını belli ederdi.
“esnemesini bastırmaktan kıpkırmızı kesildi, senin anlattığından etkilendiğini sanma”
İnsanın en iyi bildiği şey kendidir. Hayatına neşe katan tek şey ise kendini anlatabilmektir.
“ senin de sağ kalabilme yolun bu değil mi?”
Yaşadığını ancak ikinci üçüncü kişilere anlatarak anlayabilirdi. Yaşamına şahit olan başka gözler isterdi hep.
“ben dürüstüm: hayat hikayeni kimse merak etmiyor ama dinliyorlar çünkü onların da sana anlatacak o kadar çok şeyleri var ki”
“ben dürüstüm:
Başkasının düşüncelerine saygı göstermeyen, herkesin kendine ait doğrusu olduğunu kabullenemeyen ve kendinden farklı olanın yaşam alanını sınırlandırmaya çalışan varlık henüz insan olmaya yaklaşamamıştır.”
.....
O hep yıldızcıktı, öyle olması gerekiyordu, sürekli parlaması öğretilmişti ona. Parlamazsa “babacığının kızı” olamazdı. Parlamazsa adı anılmazdı, parlamazsa ölürdü.
O hep sahiplenmeli, sahiplenilmeliydi. Annesi gibi tek erkek olmalıydı hayatında, okulda başarılı olmalı, gittiği ortamlarda yöneten olmalıydı.
“bir fıkra vardır. Tüm organlar aralarından bir yönetici çıkarmak istemişler. Elbette ilk akla gelen beyindir. Ama “kıç” illaki ben olacağım diye tutturur. Fonksiyonlarını durdurur yönetici ünvanı için. Ve sonunda “kıç” yönetici olur. “yöneten” kelimesini ne zaman duysam aklıma bu fıkra gelir yazmadan duramadım”
Varlığını sürekli hissettirmeliydi yıldızcık. İçindeki öbek öbek, biraz fazla şişirilmiş ve içinde sıcak hava pompalanmış çiçek şeklindeki balonları gökyüzüne salmalıydı.
“saldı da”
İçinde açan öbek öbek kendini gösterebilme dürtüsü ile kendine yöneteceği bir alt küme oluşturmalıydı. Bazılarına bu alt küme hediye edilir. Aslında hepsine hediye edilir. Çünkü “yıldızcık” bulur bir yöntemini. Hediye almayı sever, hediye almayı seven kişi bunu nasıl sağlayacağı konusunda uzmandır. Alt kümesi olarak gördüğü insanlara “Bensiz bir hiçsiniz” mesajı vermeliydi. “sizleri bir arada tutan eklem yeri benim” demeliydi insanlara. Ama bunu da uygun bir şekilde yapmalıydı. Özenle seçti cümlelerini. Her cümleye bayram havasında bir elbise giydirdi. En şirincik halinin kabul göreceğini düşünerek hareket etti.
“çok mide bulandırıcı”
Cennette yaşamak yerinde dünya cehenneminde yaşamak mecburiyetinin sebebi olan Havva’ nın ardılı olmaktan nefret etti. Adem’ i kandırıp elmayı yemesini sağlayan fingirdek Havva..
“aslında buna kadın olmaya duyulan büyük bir öfke diyebiliriz. Mesela Havva imgesi aslında “anne” imgesidir. Erkeği cinsel ilişki için kandıran ve varolmayan birinin dünyaya gelmesinin sebebi olan anne.”
Havva olmadığını kanıtlamak için uğraştı didindi. Babasının sevgisi için onun istediği gibi bir “çocuk” oldu. kendinde eksik olan uzantının yerini aldığı notlarla ve örnek davranışlarla doldurmaya çalıştı. Fakat ileri dönemlerinde o boşluğu doldurmak için kendinde bulunan fazlalıkları öne çıkarmak gerektiğini anladı. Diğer hemcinslerinin arasından seçilmesini sağlamak zorunda idi.
“ tek amacı seçilmek, bir unvan, bir isim, bir soyisim sahibi olabilmek”
-ayna ayna güzel ayna en güzel kim?
-sizsiniz kraliçem
Yüzyıllık uykuya daldı prensini bekledi. Kendini seçip, isteklerini verecek olan prensi.
“ neden bütün masallarda “yıldızcıklara” en büyük kötülüğü yapan gene başka bir kadındır?”
Kendine unvan verecek olanın güç sahibi (pipi sahibi) erkek olacağını en baştan kabul etmiş bu uyuyan güzel şunu asla anlayamadı, sağlıklı uykunun gizi bütünden sıyrılmakla olur. Sen uyanmak için bile bir “prens’e” ihtiyaç duyuyorsan huzurlu bir şekilde uyuyamazsın. Sana gideceğin yolu çizip, tahta oturtacak birine ihtiyaç duymamayı öğrenmen gerek, yıldızcık”
"Ben dürüstüm yıldızcık, sen toplumun omurgasındaki skolyozsun."
....
O’na göre dünya iyinin azaldığı, kötünün güçlendiği ve çoğaldığı bir ormandı.
“aslında iyi-kötü şeklinde ayrım yapan herkese göre de bu böyle idi”
Büyük bir cangıl ama bu cangılda o’ na göre bir fare bile aslanı altedebilirdi. Yeter ki yöntemini bilsin, yeter ki sırtını aslanı parçalayabilecek file dayasın veya yeter ki aslan yaralı olsun.
O’na ufak mutluluklar yetmiyordu. Uzun bir süredir de yüzünde bir gülücük gören olmamıştı. Tıpkı “gülmekten” nefret eden Gül’ ün Adı adlı kitaptaki Kör Jorge’ ye dönmüştü.
“neden gülsün ki.. o sürekli kıçına batan çivili tahta bir mindere oturan Hint Fakiriydi”
Dudakları sürekli bir duayı mırıldanır gibi kıpı kıpırdı. Sürekli olan herşeye tanrıyı karıştırır. İnsanların azdığını ve insanlığın sona yaklaştığını tekrar eder dururdu.
“aslında sonun yaklaşmasını içten içe arzulardı”
Kendi iyiydi (kendince). Diğerlerinde bulunan kötülük onu bir anlamda sevindirirdi. Algıları kötüyü her yerde seçerdi. Omzunda iki melek taşırdı bir melek Reuter Ajansından diğeri ise Cnn’den. Televizyonda, sürekli karıştırdığı gazetelerde. Savaşlar, ölümler ve bir insanın diğer bir insana yaptıklarını okurdu bıkmadan. Dıştan “la havleleri” çekerek ama içten içe de sevinerek. Ve bu bazen kullandığı kelimelere de yansırdı. Bir yerde ölüm oldu mu herkesten önce duyardı ve duyurmayı kendine görev bilirdi.
“felaket tellalı”
Kimseye çaktırmadan seyrettiği kadınları görünce yüzünü buruştururdu. Tüm musibetler onlar yüzünden oluyormuş gibi davranırdı. Ve dualarının arasında sesli olarak söylediği tek cümle” tanrı akıl fikir ihsan etsin”
“önce sana Kör Jorge, önce sana”
Hayıflanıyor izlenimi vermek için çabalar dururdu ama doğal bir afet, kaza, savaş veya bambaşka sebeplerle yerde yatmakta olan kanı pıhtılaşmış ve leş böcekleri üzerine toplaşmış cesetleri görmekten büyük haz duyardı. Onları düşüncelerinin kanıtı olarak görürdü çünkü. Ve sürekli kendini tekrar eder dururdu.
“çoğu ölümlerin kendi gibi olanların yüzünden olduğunu fark etmiş midir acaba?”
Dünyayı anlamak gerekirdi ona göre her şey o kadar karmaşık ve birbirine bağlıydı ki bu sistem. İnsan sürekli imtihandan geçmeliydi gerçek kurtuluşa ulaşabilmek için. Sürekli acı çekmeliydi ne kadar çok acı o kadar ferah bir başka dünya.
-bu yaşadığımız hayat mı? Değil elbette bunların hepsi bir sınav. Kötülüğün saltanatında yaşıyoruz. Bu sınavda hanesini acıyla dolduran o kadar iyi not alır.
“halt etmişsin sen cehennem zebanisi”
Doğada iyi ve kötü yoktur. Bu kavram insanlarca üretilmiş içleri çıkarlarına göre doldurulmuştur. İktidar düşkünlüğü, egoizm ve çıkarcılık.. işte dünyayı yaşanası olmaktan çıkaran şeyler.
Mesela örneğimizdeki “felaket tellalını” elinde fındık fıstık yerken bir bankta otururken görebiliriz. Gözleri çevrede bir musibet ararken çitler durur elindeki kuruyemişleri. Sonra “bu bay temiz” yere atar. Aslında atmaz. Tükürür…hınçla tükürür. Sen çevreni bile temiz tutmazken nasıl oturup “ahkam” kesiyorsun?
Ben dürüstüm “cehennem zebanisi”:
Savaşlar çıkıyorsa ve insanlar ölüp güneşin altında çürümeye bırakılıyorsa, onların cesedini parçalamak için bekleyen leş yiyiciler ve o cesetlerin üstüne kendi düzenlerini kurmak isteyen senin gibiler yüzünden.
Doğa kirlenip değil insan için hayvanlar için bile yaşama alanları azalıyorsa bundan rant sağlayanlar yüzünden.
Senin gibi “yanmadık yer kalmayınca ancak cenneti hak edersin” diyenler yüzünden.
Otur sadece kendi yaptıkların için af dile!
Yalandan nefret ettiğini belirtirken bile söylediğin yalan için af dile!
Günahtan bahsederken ölüleri kullanıp içten içe haz duyduğun için af dile!
Başkalarının alnındaki kaderi görebilmek için kendini zorlarken kendi alnına sürdüğün silinmez leke için af dile!
Af dile tüm insanlıktan!
-yazı devam edecek-
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder