Bugün eve oldukça geç geldim ve eskilerden bir ses kulağımda çınladı.
“nerde kaldın sokak süpürgesi?”
Çok eskiden şimdi bakınca gerçekten çok uzak bir zaman dilimi gibi geliyor. Hatta az sonra anlatacağım eşya müzede brantopourus (uydurduğum bir dinozor ismi) ile cilalı taş devrinden kalan ilkel avlanma aletlerinin arasında sergileniyordur. İnanmayan gidip British Museum da –hani şu boğulan firavun diye yutturulan mumyanın bulunduğu müze- görebilir.
Biz çocukken(ben de demek ki bayağı yaşlıyım) kütüphaneli kanepeler vardı. Normal bildiğimiz kanepe ama üst kısmı boydan boya raf. Babam kitaplarını koyardı oraya cilt cilt altın yayınları, varlık yayınları ve diğer eski şimdilerde ancak sahaflarda görebileceğimiz kitaplar. Bu kitapları babamdan izinsiz gizlice usulca “çalar” ve okurdum.
Bu kanepelerin en büyük özelliği sadece rafı değildi. Şimdi yayıla yayıla oturduğumuz oturma gruplarına hiç benzemezdi. Karşılıklı birbirini ağırlayan komşu gibi iki kanepe üzerlerine örtü.
Şimdiki oturma grupları lakayıt ama onlar ciddiydiler. Ve sertliklerinden dolayı oturan kişiyi de ciddi bir oturma pozisyonuna zorlardı. Rahat ettirmekten öte görevleri nazik oturma, dik oturmayı öğretmekti.
O dönemlere ait bir diğer eşya ise “sokak süpürgeleri” idi. hani süpürge otundan yapılıp pazarda satılanlardan. O dönemde belediyelerin yeri hem sulayıp hem süpüren araçları yoktu. Herkes kendi evinin önünü süpürür ve yıkardı. Ama ev için kullanılan süpürge ile dışarı süpürülmezdi. Yanlışlıkla bile olsa anne önce kızar sonra eski ev süpürgesini yeni sokak süpürgesi yapardı. Sokak süpürgeleri ev süpürgelerinden biraz daha fazla kullanılmış ve yıpranmış olurdu. Ve asla ev içine sokulmazdı..
Sokak süpürgesi isim tamlamasının bir başka kullanım yeri daha vardı. Ben gibi zamanının çoğunu dışarıda oynarken saati unutan çocuklara kullanılırdı.
Önce yedi kule (taşla oynanan bir oyun), bilya, bir birimize taş atarak oynadığımız taş savaşı, paket lastikleri ve portakal kabuğu ile oynanan bir tür sapan( taşdan daha çok can yakar), yerden yüksek oynar akşama doğru -ki iyice ortalığın kararmasını beklerdik- ise saklambaç oynardık. Karanlıkta daha iyi saklanılıyordu çünkü..
Karanlık iyice çöküp hep bir ağızdan “ evli evine, köylü köyüne” diye tekerlemeyi söylemeye başlayınca dağılırdık. Herkes evine giderdi.
Ben üstüm başım toz toprak ve dizlerim çizik eve o saatlerde döndüğümde annemin beni karşılama sözü: “ nerde kaldın, sokak süpürgesi?” olurdu.
İşte sokak süpürgesi hikayesinin asıl kaynağı bu.
Bugün bunun aklıma gelme sebebini de anlatayım bari. Akşam işten geç çıktım yedi gibiydi çıktığımda kitapçıya ulaşmam bir saatimi aldı, saat sekiz, kapanma saatlerinde ulaştım oraya. Beni tanıdıkları için onbeş- yirmi dakika kapatmadılar. Kitap seçtim, ayırttığım kitaplarımı aldım aynı anda da sohbet ettim ordaki arkadaşlarımla. Onlara bana bugün Handan tarafındn yapılan büyük sürprizi de anlattım- sevinçli olduğum zaman paylaşmadan duramam-
Kitapçıdan çıktığımda büyük bir ihtimalle saat sekiz buçuktu. Sonra bir arkadaşıma uğradım. Kahve çay hoş beş derken saati dokuz buçuk ettim. Ordan dolmuşa binip eve ulaşmam ise tam kırkbeş dakikamı aldı. Eve geldiğimde on buçuktu. Dolmuştan inince eve kadar yürümem de gerekiyor.
Tıpkı oyundan karanlıkta dönmüş küçük Erzsebet gibi hissettim kendimi. Ve kulaklarımda annemin sesi: nerde kaldın sokak süpürgesi?
Bunu duymak için annemi aradım. O da büyük bir zevkle söyledi tabi ki.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder