29 Ağustos 2008 Cuma

Sana...

Buz gibi ve hafif sarı bir gölge olan güneşe bakılabilir. Gözlerini korumadan bakabilirsin o haline, soluk bir şekildir sadece.

Üst geçitten geçerken köprü korkuluğuna dayanıp aşağı doğru baktım. Her zaman sevmişimdir tren raylarının kenarlarına serpiştirilmiş, eski yapı, büyük sarı taşlarla yapılmış demiryolları çalışanlarının aileleri ile kaldığı ve her birine ait minik bakımsız bahçelerin içindeki evleri. İlk anların coşkusu kalmayınca bahçe kendi haline bırakılır ya.. her yanı ayrık otları, dikenler ve böcekler sarar.
-her şehirde de bu evler böyle midir? Birbirlerine benzerler mi?

“sizin orada da o evler sarı taştan mı? Bakımsız bahçelerin içinde..”

Makas değişirken çıkan sese, yük trenlerinin sesine alışmış minik çocuklar oynar bahçelerinde. Sıcağın en yoğun olduğu saatlerde zoraki bir bakım olmadığından olduğu gibi, olması gerektiği gibi, olmak istediği gibi büyüyen ağaçların gölgesinde kendi uydurdukları minik oyunlar oynayan çocuklar. Birbirlerine çok uzak olmayan bir geçmişte yaşamış korkunç bir adamın hikayelerini anlatırlar.
-hani çocuk, yaşlı demeden trenin kömür kazanına insan atan adam. Hani tren bacasından çıkan dumanın renginden anlaşılırdı yaptığı.

“Sizin oralarda böyle hikayeler var mı? Bir gün anlatır mısın?”

Ya hayaletler, karabasanlar gerçek midir? Burnuna kadar yorganı çekip karanlıkta yatağının etrafında bulunan eşyaları seçmeye çalışıp onları zararsız kılmaya çalışan çocuğun hayalleri.. kim diyebilir ki onlar gerçek değil?
Gündüz rastgele sandalyenin üzerine fırlattığı mont, karanlıkta kendini süzüp bir an yakalasa üzerine atlayacakmış gibi duran bir hayalet. O hayalette en az mont kadar gerçektir.
Bir çocuğun endişelerinin, çaresizliklerinin, dış dünyaya olan güvensizliğinin ve korkularının cisimlenmiş gerçekleridir onlar.

“senin korktuğun nedir?”

Ama aynı çocuk için hafif bir esintide oynayan tül perdenin arasından sızan gün ışığının duvarda oynaması da içeri giren küçük iyilik perilerinin ayak izleriydi.

“ çocuk olmak bu değil mi? Fantezilerin gerçeklerle karıştığı çizgide bir ileri bir geri gitmek”

Ne zaman çocuk olmaktan çıktık.. hortlaklarımız gardroba, hayaletlerimiz ay ışığında gölgesi duvara vuran ağaçlara dönüşünce, minik perileri avizeden koparılmış kristal parçalarının ışık oyunlarında yitirdiğimizde mi kaybettik çocukluğumuzu?

“bana bir masal anlatır mısın, sana ait”

-Bugün olan bir şeyi anlatmak istiyorum sana: bir kadın kucağında bebesi en fazla bir buçuk yaşında.. sıcaktan huzursuz , ağlamaya başladı. Çığlık çığlığa..
Annesi için onu susturmanın tek yolu ağzına bir şey vermekti. Ve herkesin içinde sütle dolmuş gögsünü çıkardı verdi çocuğun ağzına. gögsü bu şişmeden dolayı yeşil yeşil damarla kaplı idi. Meme ucu dişi çıkmış çocuğun ısırması yüzünden ezik, şiş ve yaralıydı. Çocuk sustu.. emmeye başladı annesinin memesini. Ama asıl ilginç olan o kadar erkek çevresinde olmasına rağmen kimse şaşırmadı. Kadın sanki soyunuk değilmiş, memeleri görünmüyormuş gibi davrandılar. hiçkimse gözucu ile bile bakmadı.-

Kurallar girdi hayatlarımıza, kollarımıza takılan saatlerle zamanında bir yerlere yetişmek mecburiyeti girdi hayatlarımıza. Zamana olan esaretimiz başladı. Ve bu esaretle başladı yüzlerimize maske takıp, olmamız istenilen kişiye dönüşme sürecimiz.eleştiriler ve yorumlar girdi hayatımıza.. zorundalıklarımızla bastırdık o küçük çocuğu. Seçimler girdi hayatlarımıza. Kiminin iyi sonuçları vardı. Ama büyük çoğunluğu hayatlarımıza pişmanlıkları soktu. “keşke” demeyi öğrendik böylece.

“keşke ile başlayan cümlelerinde yiten hayallerinden bahseder misin bana?”

Değişirken başarılı da olduk velhasılı. Yarattığımız insanı oynarken gerçekten başarılı olduk.
Kendine ihanet etmek değil midir bu ama içten içe biliriz ki fark edilmeden yaşamanın tek yolu da budur.
Sıradanlığın yarattığı güvene sığınarak yaşamak. Huzurlu olmanın tek yolu bu demek ki.

“sadece huzur için hayallerinden vazgeçmenin üzüntüsünü ara ara sen de duyar mısın?”

Hayat bir tiyatro sahnesi..

Ömer Hayyam’ın dediği kutuya girmeden önce rollerimizi oynamak zorundayız. Kaprisli, huzursuz, endişeli, işgüzar, çalışkan, tembel, acımasız, hoşgörülü, hastalık hastası, karamsar, neşeli, sevgi dolu, hain, yalancı, dürüst o ana hangisi lazımsa onu oynarak sergileriz kendimizi.

Yürürken geçip gidiyoruz. Bir anlık bir dokunuş, bir koku kalır aklımızda diğerlerinden.

“Bir insan ne kadar yaşar?”

Çığlıkla başlayıp bir nefesle bizden giden hayat.. ve bu iki durumun arasına sıkışmış kısacık bir ömür.

“sadece bu kadar mı?”

Bir insanda bıraktığın koku.. ve o insanın hayatı boyunca herhangi bir durumda aniden seni hatırlaması da bir an için o kişide yaşamaktır. Söylediğin bir şey ya da sevdiğin bir müziğin hangisi olduğunu bilen biri için sen her zaman varsındır.

“yaşamış olabilmenin yolu hatırlanmak değil midir”

Dağınık cinsel istekler ile sevginin karıştığı dönemlerde birden nerden girdiğini anlamadan girer hayatlarımıza sevdalarımız. Sonsuz bitmeyecek bir aşkla taptıklarımız.. bir dönemi bölüştüğümüz insanlar. Hepsini de sevdik biliyorsun.. çıplak ayakları ile evin her yanını adımlarken o, gözümüz kapalı iken bile nerde olduğunu bilirdik, diğer odada sendelerken elini duvara yaslayınca o sıcak eli tenimizde hissederdik. Hala bazen yalnızken onlardan birinin dudakları değer omzuna insanın.
Ama geldikleri gibi aniden giderler geldikleri bilinmezliğe. Sadece yaşananlar kalır insana.

“sırtına başını yaslayıp sadece kalp atışlarını dinlemenin verdiği huzur.. o ritm ile unutmak ve bütünleşmek, sıcaklığında erimek yaşamı fark etmek.. peki ya sence sevmek nedir?”

Sevmek insanca bir duygudur. Mekanikleşen ve gün geçtikçe daha bir sahteleşen bu dünyada elimizde sevgiden başka doğal olan ne kaldı ki?

Birine , bir yere ait olmak özlemi. Ve sevmek.. iste hayat aslında bu kadar basittir. Bende varolduğun müddetçe benim için yaşamaktasın. Hayata anlam yükleyip gökkuşağının altındaki altın küpünü aramak boşa vakit kaybı. Küpü bence fantezilerimizi yitirdiğimiz çocukluğumuzda bırakmalıyız. İsim vermek, kuralları hatırlamak her daim, bunları da hayat karmaşasında diğerlerine uymak için taktığımız maskeli zamanlarımıza bırak.

Bana olduğun gibi gel. Tıpkı şarkıdaki gibi.-sen hangisi olduğunu biliyorsun-

Hiç yorum yok: